O "Eğitim Görmüş insanlardan korkarım" demişti

     Dün psikolog, eğitimci yazar Doğan Cüceloğlu’nun öldüğünü öğrendim, çok üzüldüm. Kendisini çalıştığım okula bir söyleşi için geldiğinde tanımıştım.

     Okulumuzun konferans salonu dolmuştu, ilgi büyüktü. Be her zaman yapılan bildiğimiz sıkıcı konuşmaları dinleyeceğimizi düşünüyordum. Seksen yaşındaydı ve dimdik ayaktaydı. Bir buçuk saat konuştu ve hiç oturmadı. Kendisini dinleyenlerin gözlerine bakarak konuştu, kendi yaşamından örnekler vererek nasıl ana baba, nasıl öğretmen ve nasıl insanlarla iletişim kurulur anlattı. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamadık. O yaşta gösterdiği performansa ve anlattıklarına hayran kaldım.

     Bugün onun bir yazısını okudum, uzun yıllar Amerika’da kaldığı için gözlemlerini anlatmış. Kısaltarak aktaracağım: “Amerika’da eğitim görmemiş insandan korkarım, beş dolar için adamın gırtlağını kesebilir. Eğitim düzeyi yükseldikçe uygar, olgun, sorumluluk sahibi verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyorlar. Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkarım. Kesinlikle insafsız, kendinden ve yakınlarının çıkarlarından başka kimseyi düşünmüyor. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu yoktur. Ama şehirleşmemiş, okumamış saf köylü olarak kalmışsa, onda değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı….“

     Bu yazıyı okuyunca iki yıl önce yeni kitabımı yazmak için gittiğim Muğla-Fethiye yolu üzerindeki Esertepe’de yaşadığım bir olayı anımsadım, sizlerle paylaşmak istedim. Kitabımın konusu bu burada geçtiği için tanımak istedim. Köyün içine doğru yürüdüm. Cami ve mezarlık arıyordum. Camiyi buldum bahçesini ve çevresini gezdim, namaz vakti olmadığından ve yaz günü her kesin bağ bahçesinde çalıştığından olmalı kimse yoktu. Tekrar yola çıktığımda eski Murat marka her tarafı tozlu, döküntü nasıl yürüdüğüne hayret ettiğim bir araba durdu. Direksiyonda üstü başı toz, toprak içinde bir adam ve arka koltukta da bir çocuk vardı. Arabanın penceresinden başını uzattı, “Birini mi arıyorsunuz?” dedi.

Ben de yazar olduğumu buraları anlatan bir kitap yazdığımı söyledim. Adamın az önceki yüz ifadesi değişti, “Buraları anlatan bir kitap yazma, buraların güzelliğini anlatan yazı yazma. Şehirden insanlar geliyor bizim düzenimizi bozuyorlar,” dedi. Benim bir şey söylememi beklemeden arabasını çalıştırdı ve gitti. Çok şaşırmıştım, böyle bir tepki beklemiyordum. Önceden köyden şehre gelenler için aynı şeyler söylenirdi. Ben bunları düşünürken arabanın geri geri bana doğru geldiğini gördüm. Adam arabadan inip yanıma geldi, 
   “Kusura bakmayın sözüm size değil,” dedi. Arabasının kapısın açarak, “İsterseniz arabaya binin sizi yukarı çıkarayım, oradan köy daha güzel görünür,” dedi. Teşekkür ederek arka koltuğa çocuğun yanına oturdum. Az önce söylediğinin nedenini sordum anlattı, “Buraya şehrin gürültüsünden kalabalığından kaçtıklarını doğayla yaşamak istediklerini söyleyerek geliyorlar. Buraları beğenmiyorlar. Yok köpek havlıyormuş yok tavuk horoz çok ötüyormuş hanımlar rahatsız oluyormuş. Burası köy yeri tavuk da olacak köpek de inek de. Eğer bunlardan rahatsız oluyorsan gelme, otur şehirdeki evinde. Haksız mıyım abla,” dedi bana bakarak.
   “Haklısın!” dedim. Adam anlatmasını sürdürdü,
   “Benim bir komşum var, fakir bir kadıncağız. Tavuk besliyor onların yumurtasını satıyor ekmek parası için. Yanındaki evde şehirden gelen birileri oturuyor, tavuğun sesinden rahatsız olmuşlar, jandarmaya şikayet etmişler. Jandarma kadına gelmiş, “Bu kadar tavuk fazla on, on beşten fazla tavuk beslemeyeceksin komşular rahatsız oluyor,” demiş. Burada şehirli kadına küfrediyor ve anlatmasını sürdürüyor, “Gelmeyin arkadaş biz mi davet ettik sizi hem köyümüze geliyorsunuz hem bizi beğenmiyor hem ekmeğimize mani oluyorsunuz,” dedikten sonra sustu. O kadar hızlı konuşmuştu ki derin bir nefes aldı. Anlatırken sinirlenmiş yanaklar kızarmıştı. Ben onun susmasından yaralanarak çocukla ilgilenip etrafın muhteşem güzelliklerini izliyordum. Araba ağır ağır dağ yoluna çıkıyor muhteşem manzara her metrede daha güzel görünüyordu. Adam anlattıklarında son derece haklıydı.
      “Çok doğru söylüyorsunuz, inanılır gibi değil anlattıklarınız. İnsanlar geldikleri yerin yaşamına, insanlarına, doğasına saygılı olmalı,” dedim. Adam kendini haklı bulmamdan son derece memnundu. Köy bakkalının önünde durdu,
   “Siz misafirsiniz, size bir şey ikram edeyim. Gazoz kola ne istersiniz?” dedi. Ben su istedim, adam bakkala girdi oğluna ve kendine meşrubat bana da su getirdi. Sıcak hava da buz gibi içeceklerimiz içerek yolumuza devam ettik. Yolun kenarında sur gibi beton duvarla çevrili büyükçe bir evin önünden geçerken, “Bak buranın sahipleri de İstanbullu, buraya betondan ev yapmışlar. Bizim doğal güzelliğimizi bozuyorlar. Hani büyük şehir beton deyip şikayet ediyordunuz buraya niye beton yapıyorsunuz,neden ağaçtan bir kulübe yapmıyorsunuz?” dedi.Adam onu haklı bulduğumu anlayınca bir dinleyici bulmuş olmanın rahatlığıyla konuşuyordu. “Burada birkaç ay kalıyorlar, oradan buradan kadın getirip alem yapıyorlar. Burada her türlü konfor varmış, görenler havuz bile var diyorlar,” dedi. Araba tepeye varınca direksiyonu sağ tarafa kırıp arabayı durdurdu, indik. Çitle çevrili büyükçe bir bahçeye gedik, “Aşağıda benim inekler var ben onlara ot vereceğim siz benim oğlanla burada durun,” diyerek çitin altından geçip bahçeye girdi. Daha önceden hazırlanmış ot çuvallarını alarak aşağı doğru koştu. Otun kokusunu alan inekler buzağılar adama doğru koşmaya başladılar. Bizde bu arada çocukla sohbet ettik. Gittiği okulu, arkadaşlarını anlattı. Ağaca çıkıp iki armut kopardı, birlikte yemeğe başladık az sonra babası geldi. Büyük keyifle çalışmalarını ineklerini, bağını bahçesini, eşini çocuklarını anlattı. Sanki kırk yıllık ahbap olmuştuk. Sonra eliyle bahçenin ortasındaki yükseltiyi gösterdi, “Şurayı görüyor musun oraya küçük bir kulübe yapacağım. Burası serin olur. Sen seneye gel benim misafirim ol, orada kal istediğin gibi yaz. Burada seni kimse rahatsız etmez,” dedi. Söylediklerini inanamadım beni birkaç saattir tanıyordu ve evine davet ediyordu. Minnetle teşekkür ettim.
     Az sonra arabaya binerek geldiğimiz yoldan köye geri döndük. Evinin önüne gelince arabadan indik. Evi göstererek,
   “Burası benim evim kapım her zaman açık. Her zaman beklerim,” dedi oğlunu elinden tutarak içeri girdi. Ben de kendi evime doğru yürümeye başladım işte gerçek Anadolu insanı diye düşündüm.
    Doğan Cüceloğlu’nun anlattığı şehirleşmemiş saf köylümüz bu. Yurt içi ve yurt dışında pek çok yer görmüş, üniversite bitirmiş, kırk beş yıl öğretmenlik yapmış, pek çok kitap okumuş olan ben bu saf köylüden ne çok şey öğrenmiştim. İnsanlara, olaylara ve yaşamlara farklı bir pencereden bakmıştım.

 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.